
Hayatın o bitmek bilmeyen keşmekeşi ve gürültüsü içinde akıp giderken, bazen kendimizi tarif etmekte zorlandığımız bir yorgunluğun tam ortasında buluruz. Bu, saatlerce çalışmanın getirdiği fiziksel bir halsizlik değildir; uykunun çare olmadığı, dinlenmekle geçmeyen, ruhun en derin kemiklerine kadar sızan o kronik, ağır bir tükenmişlik hissidir. İnsan kendi içine dönüp “Ben ne yaptım da bu kadar bittim?” diye sorar. Görünürde her şey yolundadır, sırtımızda dünyaları taşımıyoruzdur belki ama içimizdeki o görünmez yük bizi adım atamaz hale getirir. Eğer bu hissi bir yerlerden tanıyorsan, gel seninle küçük bir zihin egzersizi yapalım ve kendimizi kalabalık bir restoranda hayal edelim. Şık bir masada tek başına oturduğunu, arkana yaslanıp sadece bir fincan kahve içtiğini düşün. Kalkıp gitmek üzereyken garson sana upuzun, son derece kabarık ve şaşırtıcı bir adisyon getiriyor. Listeyi inceliyorsun; ömründe adını duymadığın yemekler, senin hiç tatmadığın içkiler var. Şaşırarak “Bunları ben sipariş etmedim” dediğinde, garson soğuk bir tebessümle hemen arkandaki yan masayı işaret ediyor ve “Evet efendim, yan masadakiler yedi ama hesabı sizin ödemeniz gerekiyor” diyor. Kulağa ne kadar absürt, ne kadar adaletsiz ve mantıksız geliyor değil mi? Gerçek hayatta böyle bir şey yaşansa masayı birbirine katar, o adaletsizliğe boyun eğmez ve o restorandan arkana bakmadan çıkarsın. Peki, aynı adaletsizliği kendi hayatında, kendi ruhuna karşı her gün yaparken neden sesini çıkarmıyorsun? Bazı insanlar dünyaya sanki cebinde limitsiz bir suçluluk kartıyla ve etrafındaki herkese borçluymuş gibi gelirler. Bu insanların en büyük gizli laneti, çevrelerindeki herkesin yükünü, acısını ve sorumluluğunu sinsice kendi sırtlarına devralmaktır. Annelerinin mutsuz bir evlilik sürmesinin faturasını çocuk yaşta onların dert ortağı ve ebeveyni olarak onlar öder. Sevgililerinin geçmiş ilişkilerinden kalan güven kırıklıklarını ya da narsisistik yaralarını tamir etmek için kendi sınırlarını hunharca çiğnetirler. Bir arkadaşları başarısız olduğunda ya da depresyona girdiğinde, onu o çukurdan çekip çıkarmayı kendilerine hayati bir görev edinirler. Dışarıdan bakıldığında bu durum inanılmaz derecede asil, fedakar ve sevgi dolu görünür; toplum bu insanları “ne kadar düşünceli, ne kadar hayırlı” diyerek över. Ancak madalyonun arkasını çevirdiğimizde gördüğümüz şey fedakarlık değil, derin bir öz farkındalık eksikliğidir. Birilerini sürekli kurtarmaya, iyileştirmeye veya değiştirmeye çalışmak, aslında kendi içimizdeki o devasa boşluktan ve çözülmemiş yaralardan kaçmanın en kusursuz maskesidir. Başkasının hayatını tamir etmekle o kadar meşgul olursun ki, kendi hayatının enkazını görecek vaktin ve cesaretin kalmaz. Başkasının adisyonunu incelersin, çünkü kendi masandaki o yalnız ve boş bardakla yüzleşmek canını yakar. Oysa insanlara sürekli alan açmaya çalışırken, kendi sınırlarını ne ara kaybettiğini hiç fark etmezsin. Şimdi durup hayatındaki insanları, ilişkilerini ve sırtlandığın o ağır yükleri düşünmeni istiyorum. Bugüne kadar üstlendiğin sorumlulukların, çektiğin uykusuz vicdan azaplarının kaçı gerçekten senin seçimlerinin sonucuydu? Bir insanın çocukluk travmasını sen iyileştiremezsin, bir başkasının karakter boşluklarını kendi benliğinden parçalar kopararak dolduramazsın. Onlar o masaya oturdular, o yemeği sipariş ettiler, o yanlış tercihleri yaptılar ve günün sonunda o bedeli ödemek zorundalar. Sen ne kadar iyi niyetli olursan ol, başkasının ödemesi gereken faturayı onun yerine ödediğinde ona iyilik yapmış olmuyorsun; aksine, onun büyümesine, olgunlaşmasına ve kendi hayatının sorumluluğunu almasına engel oluyorsun. En acı verici olanı ise şudur ki, sen o yabancı masaların hesabını kapatmak için kendi ömründen, zamanından ve ruh sağlığından harcarken, günün sonunda o masadakiler sana minnettar kalmazlar. İnsan psikolojisi böyledir; bir şeyi sürekli bedavaya almaya alışan biri, bir süre sonra bunu kendi doğal hakkı zannetmeye başlar. Sırf suçluluk hissetmemek için her şeye “evet” dediğin o döngüyü kırıp, hesabı ödemeyi bıraktığın o ilk gün, muhtemelen dünyanın en kötü insanı ilan edilirsin. Çünkü sen onların hayatında onlara alan açtıkça kendi varlığını silmişsindir ve artık o alanı geri istediğinde şaşırırlar. Bu anlattıklarım asla bencilce bir dünyada yaşama çağrısı değil; bu, bir öz farkındalık ve ruhsal hayatta kalma manifestosudur. Eğer ruhsal olarak tamamen iflas etmek istemiyorsan, o yabancı masalardan elini eteğini çekmek, o insanları kendi kaderleriyle ve borçlarıyla baş başa bırakmak zorundasın. Birisi için kaygılanmaya, birinin hayatını düzeltmek için koşturmaya başladığında anlık olarak durmalı ve “Bu sorun kimin sorumluluğunda, benim hayatımın bir parçası mı?” sorusunu kendine sormalısın. Birine sınır çizdiğinde içinde büyüyecek olan o devasa suçluluk duygusunu bir misafir gibi ağırlayıp geçmesini beklemelisin; çünkü o suçluluk, yıllarca içine işlenmiş olan o kurtarıcı kimliğinin can çekişme sesidir. Başkalarının dertleriyle, krizleriyle dolan o zihinsel alanı boşalttığında, elinde muazzam bir enerji kalacak ve işte o zaman kendi masana, kendi yarım kalmış projelerine, kendi hayallerine bakabilecek gücü bulacaksın. Sen bu hayata başkalarının yarım bıraktığı hikayeleri tamamlamak, onların hatalarını sübvanse etmek ya da mutsuzluklarını telafi etmek için gelmedin. Sen sadece kendi hayat hikayenin başrolüsün ve o restorandan borçsuz çıkmanın tek bir yolu var. Garsona dönmek, arkandaki masayı işaret etmek ve o sarsılmaz, net ses tonuyla “Ben sadece kendi içtiğim kahvenin bedelini ödüyorum, diğer masanın hesabı beni ilgilendirmiyor” diyebilmek. Çünkü ancak kendi hesabını ödeyen ve başkasının adisyonunu reddeden insan gerçekten özgür, dingin ve öz farkındalık sahibi bir hayat yaşayabilir.

Yorum bırakın