
İnsan bir noktada geriye dönüp baktığında, hayatının bir yerinde eksilmiş olduğunu fark eder. Ne zaman olduğunu tam çıkaramaz, nasıl olduğunu da… Sadece bir şeyin artık eskisi gibi olmadığını bilir. Bir duygu hafiflemiştir, bir güven yerinden oynamıştır; içindeki o bütünlük hissi, görünmez bir sökükten yavaş yavaş çözülmüştür.
Bazı kayıplar gürültülü değildir. Cam kırılmaz, fırtına kopmaz, dramatik vedalar yaşanmaz. Daha sessiz, daha sinsi olur bu gidişler. Hayatından çekilen şey, aslında sen hâlâ oradasın sanırken çoktan uzaklaşmıştır. İnsan çoğu zaman bunu o an fark etmez; ancak ruhu üşümeye başladığında geriye bakıp boşluğu görür.
İçinde kalan o eksiklik hissi tam olarak acı değildir, ama yokluk da değildir. Her gün biraz daha alıştığın, fakat hiçbir zaman tam olarak evine kabul edemediğin bir misafir gibi durur orada. Aslında en çok da kaybettiğin şeyin kendisine değil, o şeyle birlikte yitirdiğin “kendi haline” özlem duyarsın. Daha çocuksu hisseden, daha korkusuzca güvenen, her şeye rağmen inanan o eski haline…
Hayat ise bu melankoliyle ilgilenmez. Ne eksildi diye sormaz, ne de senin toparlanmanı bekler. Sen durursun ama akıntı devam eder. İşte tam o durma anında, her şeyin değiştiği ama hâlâ kendine dönebileceğin bir yerin olduğu gerçeği çarpar yüzüne.
Asıl mesele burada başlar: İnsan ilk defa gerçekten kendini seçmek zorunda kalır.
Kendini seçmek, bencilce bir vazgeçiş değil, kutsal bir hatırlayıştır. Uzun zamandır susturduğun o iç sesin çığlıklarını duymaya başlamaktır. Başkaları için giyindiğin o ağır “persona”ları, toplumun ve geçmişin üzerimize diktiği o dar elbiseleri bir kenara bırakmaktır. Ertelediklerinle, kaçtıklarınla ve en çok da “elalem ne der” diye görmezden geldiklerinle yüzleşmektir. Bu bir sınırdır; artık kendinden vazgeçmeyeceğine dair kendine verdiğin o en büyük sözdür.
İnsan ne kaybetmiş olursa olsun, derinlerde bir yerde o kadim çekirdek yaşamaya devam eder. O ışık tamamen sönmediği sürece hiçbir yolun sonu gelmiş sayılmaz. Belki her şey eski rengine dönmez, belki bazı yaralar iz bırakmadan kapanmaz. Ama insan kendine dönebildiği sürece, yıkıntılardan yepyeni bir şehir kurabilir.
Hayat kusursuz değildir; eksiktir, kırıktır, yarım kalmıştır. Ama tam da o kırıklardan sızan ışık sayesinde yaşanmaya değerdir. İnsanın içinde hep küçük bir taraf kalır; vazgeçmeyen, küllerinden yeniden doğmak isteyen, “buradayım” diyen bir taraf.
Gerçek şu ki; hayatında ne olup bittiğinden çok, o hayatın içinde senin kim olduğun belirleyicidir. Kaç yılın geçtiği değil, kalan zamanda kendine ne kadar yaklaştığın, kendi sesini ne kadar duyduğun önemlidir. Kalan ömrün, başkalarının beklentileri arasında heba edilemeyecek kadar kıymetli bir emanettir.
İnsan kendini seçmediği sürece, dünya değişse de kendi hapishanesinde kalır. Ama kendini seçtiği an, her şey aynı kalsa bile o artık aynı insan değildir; zincirlerini sessizce kırmıştır.
Bazen hayatı değiştiren şey büyük devrimler, gürültülü kararlar değildir.
Sadece insanın, ilk defa kendine ihanet etmemesidir.

Yorum bırakın