
Jung’un senkronisite dediği şey, insanın içindeki çağrıyla dışarıda beliren işaretin aynı anda görünmesidir. Benim için o işaret Ağustos’ta ortaya çıktı.
Kader bazı karşılaşmaları kalabalıktan çekip sessiz bir köşeye bırakır. Kimsenin duymadığı bir sokakta birkaç saniyelik bir duruşta iki insanın arasına ince bir hakikat yerleşir. O an herkes rolünü bırakır ve kendi tarafını fark eder. Biri büyüdüğünü görür, diğeri küçüldüğünü. Kalabalığın önünde bir şey kanıtlamaya çalışmaz. Görmesi gereken görür. Çünkü adalet seyircilerin önünde gerçekleşmez çoğu zaman.
Benim Ağustos’ta yaşadığım da böyle bir sahneydi. Tanıksız, kalabalıksız, gösterişsiz. Zaman kısa bir çizgi gibi gerildi. Kelimeler değil bakışlar konuştu. Sanki hayat buraya kadar geldin, şimdi dur ve bak dedi.
Kader bazen insanı bir anda olması gereken noktaya koyar. Birkaç dakika önce başka bir yerdeyken bir bakmışsın bambaşka bir sokaktasın. Kapılar bir saniye gecikir, adımların yön değiştirir, bir tartışma gereksiz yere uzar. Sonunda o ana yerleşirsin. Bu artık bir karşılaşma değildir. Bir yansıma olur. Kendinin önceki hali, suskunluğun, gölgede tuttuğun gururun yüzüne bakarsın.
O gün şunu fark ettim: Bazı insanlar hikâyelerini uzaktan izler, bazıları içinde kaybolur. Ben ilk kez kendi hikayeme dışarıdan baktım. Ağustos bana birini değil beni gösterdi. Bir dönemin kapanışını öğretti. Zamanın bazen sadece bir saniyeliğine durmasının bile kaderin en büyük iyiliklerinden biri olabileceğini.
Bazı karşılaşmaların anlamı ancak sonradan çözülür. O an düğüm gibidir, çözülmesi zaman ister. Ama hayat kapılar kapandığında kendini açıklamayı ihmal etmez. Belki de o günün ağırlığı şimdi oturuyor içime. Bir şey bitmedi ama bir şey anlam değiştirip yerine yerleşti.
Ağustos’un yaptığı buydu. Cevaplarımı evimin alt sokağına kadar getirip önüme koymak ve yoluma devam etmem için noktalamak.

Yorum bırakın