Bırakmanın Gerçek Anlamı: Boşluktan Korkmamak

“Hepimiz, üzücü ya da endişe verici bir şeyi geride bırakmak zorunda olup da, bıraktıktan yalnızca bir an sonra kendimizi benzeri hüzünlü bir durumda bulacağımızdan emin olmanın nasıl bir şey olduğunu tam olarak biliriz. Bu kişiyi bırakıp ötekini seçmemiz, bizi sonu olmayan ilişkilere sürükleyen yalnızlığımızı sonlandırmaz. Bu geride bırakmak değildir. Yalnızca boşluğu beklemeye almayı başarmış oluruz.”

— Guy Finley, Vazgeçebilmek

Birini, bir işi, bir alışkanlığı ya da bir dönemi bırakmak… Her biri kulağa olgun bir hareket gibi gelir ama çoğu zaman gerçekte yaptığımız tek şey, bir eksikliği başka bir şeyle doldurmaktır. Finley’in sözündeki “boşluğu beklememeyi başarmak” ifadesi tam olarak bu noktaya işaret eder. Çünkü biz genellikle birini değil, o kişiyle gelen duyguyu, güveni, alışkanlığı veya kimlik duygusunu kaybetmekten korkarız. O yüzden hemen yerine bir şey koyarız. Yeni bir insan, yeni bir uğraş, yeni bir hedef. Fakat o aceleyle doldurulan her boşluk, yalnızca sessizliğe tahammül edemeyen bir zihnin yansımasıdır.

Hayat bazen senden hiçbir şey istemez. Ne koşmanı, ne birini sevmeni, ne de bir hedefin peşinden gitmeni. Sadece oturmanı ister. Sessizliğin içine, hiçbir şeyin eksik olmadığı o yere. Ama biz o anı hep yanlış anlarız. Durgunluğu bir eksiklik, boşluğu bir tehdit sanırız. Gerçek bırakış, bir şeyi geride bırakmak değil, hiçbir şeyi hemen yerine koymamayı öğrenmektir. Çünkü o arada doğan sessizlik, insanın kendine en çok benzediği yerdir. Zihnin sustuğu, kalbin kalabalığı çekildiği o anda hayatın bizden ne istediğiyle ilk kez baş başa kalırız. Fakat çoğumuz o anda kaçmak isteriz. Çünkü boşluk, insanın en derin aynasıdır. Orada artık “diğerleri” yoktur; sadece sen ve kendin kalırsın.

Birini bıraktığında ya da bir şey bittiğinde hemen bir yenisine tutunmak, kaybettiğini değil, kendini unutma çabasıdır. Bir şehirden sıkılırsın, taşınırsın. Yeni bir ev, yeni bir çevre, yeni bir başlangıç… Ama bir bakarsın, eski duygular yeni bir biçimde geri dönmüş. Çünkü mesele şehir değildir, mesele hâlâ o boşluğa dayanamayışındır. Her değişim, aynı duygunun farklı dekorlarda yeniden sahnelenmesidir.

İnsan, hayatındaki yerleri doldurarak büyümez. Bazen o boşluğun içinde sessizce oturmak gerekir. Harekete geçmeden, birini aramadan, bir plan yapmadan. Sadece kalmak. Çünkü orada, hiçbir şey yapmadan kalabildiğinde seni yönlendiren alışkanlıkların gücü azalır. Artık ihtiyaçla değil, farkındalıkla yaşarsın.

Bırakmak “bitirdim” demek değildir. Bırakmak, artık direnmemektir. Bir şeyi kontrol etme isteğini, bir sonuca zorlama çabasını, bir anlam yükleme alışkanlığını bırakmaktır. Bazen bir dönemi, bazen bir kişiyi, bazen de geçmişteki kendini. Ve bunu yaparken, hayatın senden özür dilemesini beklememektir. Bırakmak, boşluğu kabul etmektir. Kimsesizlik gibi görünen ama aslında içsel bir özgürlüğe açılan o alanı kabul et. Çünkü orada hiçbir şey dolmak zorunda değildir. Orada eksiklik değil, gerçek bütünlük vardır.

Durup kendine sormalısın: Ben neyi gerçekten bıraktım, neyin sadece üzerini örttüm?


Yorumlar

Yorum bırakın