Bir tarafımız seküler, diğer tarafımız dua ediyor; muhafazakâr ve seküler yürüyüşünde orta şeritte ezilenler.

Türkiye’de artık fikirler değil, kimlikler konuşuyor. Sokakta, Twitter’da, aile sofralarında, seçim sandıklarında… her yerde görünmez ama keskin bir çizgi var, muhafazakârlar ve sekülerler. Sanki bir taraf ötekinin varlığını tehdit ediyor gibi. Oysa çoğu zaman iki taraf da birbirine aynı gözle bakıyor yargılayan, anlayışsız, empati yoksunu.

Yıllar boyunca seküler kesim, muhafazakâr söylemin baskısından, yargılayıcı bakışlarından ve dayatmalarından yakındı. Ve çok haklıydılar. Başörtüsü, ibadet, dini yaşam tarzı gibi konular, bir yaşam biçimi olmanın ötesinde, neredeyse bir üstünlük yarışı gibi sunuldu. Ahlak, sadece dini referanslara göre tanımlandı; inanmayanlar “eksik”, sorgulayanlar “sapmış” ilan edildi.

Ama artık bu döngü tersine dönmeye başladı. Çünkü yargılandıkça, insanlar yargılamaya başlıyor. Seküler kesim, yıllardır maruz kaldığı muhafazakâr tahakkümün yarattığı öfkeyi şimdi bazen tüm muhafazakârlara yöneltiyor. Başörtüsü bile, artık sadece bir inanç göstergesi olarak değil, bir zihniyetin simgesi olarak algılanıyor. Sadece başı örtülü olduğu için, o kadının nasıl düşündüğü, kime oy verdiği, neye inanıp inanmadığı önceden kararlaştırılıyor. Bu da başka bir tahakkümün, başka bir ön yargının kapısını aralıyor.

Yani artık iki taraf da aynı dili kullanıyor “Sen öylesin çünkü sen böylesin.” Bu yazıda hem muhafazakârlığın içine sinmiş toplumsal baskıyı, hem sekülerliğin içine yerleşmiş kibirli dışlayıcılığı, ve Z kuşağıyla birlikte şekillenmeye başlayan seküler müslümanlık ve seküler milliyetçilik gibi yeni kimlik biçimlerini ele alacacağız. Çünkü bu topraklarda artık sadece sağ ve sol yok, başörtüsü ya da mini etek yok, ezan ya da rock müzik yok.

Muhafazakârlar Nasıl Yargılıyor?

Türkiye’de muhafazakârlık sadece bir inanç biçimi değil, aynı zamanda bir sosyal normlar sistemi olarak da varlığını sürdürüyor. Dinî pratiklerle tanımlanan bu sistem, çoğu zaman sadece kendini değil; karşısındaki bireyin yaşam tarzını, kıyafetini, ilişkisini, müziğini, kahkahasını da şekillendirmeye çalışıyor. Çünkü inanç, burada sadece bir içsel aidiyet değil; toplumsal bir denetim mekanizması.

Özellikle kadınlar üzerinden yürüyen bu denetim, kimin “iyi kadın”, kimin “ahlaklı”, kimin “edepli” olduğuna karar verme hakkını kendinde gören bir zihniyetle şekilleniyor. Kıyafet tercihlerinden ilişki biçimlerine, kahve içerken bacak bacak üstüne atmaktan yüksek sesle gülmeye kadar birçok davranış, bu normlara göre değerlendiriliyor. Ve bu değerlendirme çoğunlukla sessiz bir dışlama ya da aleni bir yargılama olarak karşımıza çıkıyor.

Dini referansların ahlakın tek kaynağı olarak sunulması, inanmayan veya farklı yaşayan insanları “eksik”, “bozulmuş”, “yoldan çıkmış” gibi etiketlemeyi kolaylaştırıyor. Oysa inançlı olmak bir tercih, bir yaşam biçimi olabilir. Ama bu tercih, başkasının yaşam biçimini şekillendirmeye başladığında, sınır aşılır.

Muhafazakâr söylemin içinde yerleşmiş olan bu sorgulamadan hüküm verme alışkanlığı, zamanla kendini kutsal sayan bir denetim kültürüne dönüştü. Ve bu kültür, sadece bireyleri değil; toplumu da nefessiz bırakan bir yapıya dönüştü.

Ama bu yazı yalnızca eleştirmek için değil, anlamak için yazılıyor. Çünkü muhafazakâr toplum yapısının içinde büyüyen bireyler de çoğu zaman bu kalıpların içine doğuyor. Onlar da kendi içlerindeki sorgulama, bastırma, bastırılma döngüsüyle boğuşuyor.

Ancak şunu söylemek gerekiyor toplum artık değişiyor. Özellikle Z kuşağıyla birlikte gelen yeni bireysellik anlayışı, bu dayatmalara sessiz kalmıyor. Dindar olan da, olmayan da; inanan da, sorgulayan da artık kendini tek bir kalıba sığdırmak zorunda hissetmiyor.

Sekülerlerin Tepkisi

Uzun yıllar boyunca Türkiye’de seküler kesim, muhafazakârların gözünde “öteki” olarak konumlandırıldı. Yaşam tarzları sorgulandı, giyim kuşamları tartışıldı, hatta bazen sadece kahkaha atmaları bile “toplum düzenine tehdit” sayıldı. Bu dışlanmışlık, zamanla seküler bireylerin içinde sessiz ama büyüyen bir öfkeye dönüştü. Ve bu öfke, bugün artık sessiz değil.

Son yıllarda, özellikle sosyal medyada, seküler bireylerin dindarlığa ve muhafazakârlığa karşı yükselttiği eleştiriler sertleşti. Artık sadece “inanca karşı değilim, baskıya karşıyım” cümleleri değil; doğrudan dini sembollere ve yaşam tarzlarına karşı öfke içeren ifadeler de görülüyor. Çünkü artık sadece bir yaşam tarzını savunmak değil, biriken baskının hesabını sormak da söz konusu.

Bu noktada dikkat çekici bir kırılma yaşanıyor. Başörtüsü bile artık sadece bir inanç sembolü değil, bir zihniyetin temsili olarak algılanıyor. Yani başörtüsü takan bir kadının siyasi görüşü, yaşam tarzı, hatta karakteri bile henüz konuşmadan belirlenmiş gibi davranılıyor. Sorgulanmadan yargılanmanın karşısında durması beklenen bir kesim, şimdi başkalarını aynı hızla yargılamaya başlıyor.

Oysa seküler düşüncenin temelinde özgürlükçülük, bireysel yaşam alanına saygı ve çeşitliliğe açıklık vardır. Fakat bu değerler, travmalarla yoğrulduğunda, zamanla yerini savunma refleksine, hatta dışlayıcı bir tavra bırakabiliyor.

Bu da, sekülerliğin bir yaşam felsefesi olmaktan çıkıp, bir reaksiyona dönüşmesine neden oluyor. Yargılanan bireylerin yargılayana dönüşmesi, toplumsal kutuplaşmanın en keskin göstergelerinden biri. Çünkü artık mesele başörtüsü ya da mini etek değil; mesele, görünce içini sıkıştıran bir “zihniyet” algısı. Ve bu algılar, insanların birbirine önyargıyla bakmasını, empati kurmadan konum almasını körüklüyor.

Hem İmanlı Hem Açık Fikirli Olmak Mümkün mü?

Uzun yıllar boyunca Türkiye’de dindarlık, kolektif bir kimlik olarak algılandı. Namaz kılıyorsan, nasıl düşüneceğin, nasıl giyineceğin, kime oy vereceğin bile senin yerine belirlenmiş gibiydi. Aynı şekilde seküler olmak da dinden uzak, inançsız ve modern hayatla tamamen örtüşen bir kimlik gibi tanımlandı. Oysa yeni kuşak, bu net tanımları reddediyor.

Artık karşımızda bambaşka bir profil var. İbadetini yapan ama kimseye dayatmayan; kendi inancını yaşayan ama başkasının yaşam tarzına saygı duyan bir dindarlık anlayışı. Bu insanlar kendilerini dindar olarak tanımlıyor, oruç tutuyor, dua ediyor ama aynı zamanda açık fikirli, sorgulayan ve modern değerlerle çatışmayan bir yaşam sürdürüyorlar.

Birçokları buna “çelişki” dese de, aslında bu çelişki değil; bu bireyselleşme. Çünkü yeni kuşak artık şunu söylüyor. “Ben inancımı yaşarım ama senin hayatına karışmam.”

Bu yaklaşım, klasik muhafazakâr dindarlıktan çok farklı. Zira burada toplumsal baskı yok, gösteriş yok, başkasının üzerinde kontrol arzusu yok. Bu bir inanç hali, ama sessiz ve saygılı bir hali. Seküler Müslümanlar, bir camide dua edip, ertesi gün feminist yürüyüşte yer alabiliyorlar. Hem dini değerlere saygı duyuyor, hem de LGBT+ bireylerin yaşama hakkını savunabiliyorlar.

Çünkü artık din, sadece geleneksel kalıplarla sınırlı değil. İnançlı olmak, başkalarını dışlamak zorunda değil. Bu gençler, dine olan aidiyetlerini politik bir araç olarak değil, kişisel bir bağ olarak görüyor. Ve bu bağın başkaları üzerinde bir gücü, yetkisi olmadığını biliyor. Bu yüzden de toplumun geri kalanıyla kavga etmek yerine, birlikte yaşamın yollarını arıyorlar.

Seküler Müslümanlık, belki de Türkiye’de yıllardır ihtiyaç duyulan o orta yolun ilk örneklerinden biri. Ne radikal dayatmalarla ne de inancı aşağılayan bir dile teslim olmuş değiller. İnançla özgürlüğün, gelenekle bireyselliğin bir arada var olabileceğini gösteriyorlar. Ve bu, Z kuşağının bize sunduğu en umut verici şeylerden biri olabilir.

Seküler Milliyetçilik: Vatanını Seven Gençlerin Yeni Dili

Milliyetçilik, Türkiye’de uzun yıllar boyunca neredeyse otomatik olarak dinle özdeşleştirildi. Vatanını seven kişi, muhakkak ki “dindar” olmak zorundaydı. Millî ve manevi değerler, iç içe geçmiş iki kavram gibi sunuldu. Oysa artık bu formül herkese hitap etmiyor. Özellikle Z kuşağı, vatanını sevmek için kutsal göstergelere değil, evrensel değerlere ihtiyaç duyuyor.

Seküler milliyetçilik, tam da bu noktada doğuyor.

Bu gençler için vatan sevgisi; Kadınların özgürce yaşadığı,eğitim sisteminin bilimsel temellere dayandığı, kimsenin inancı veya inançsızlığı yüzünden dışlanmadığı bir ülke istemekle ilgili. Yani bir toprağa değil, o toprakta kurulacak adil düzene bağlılık.

Seküler milliyetçiler; Laikliği, devletin tarafsızlığı olarak görüyor. Hiçbir siyasi partinin militanı değil, eleştirel düşünen yurttaşlar. Sadece “bizden” olanı değil, tüm yurttaşları kapsayan bir vatanseverlik dili arıyorlar.

Bu anlayış; klasik milliyetçiliğin “tek ses, tek kimlik” idealini reddediyor. Çünkü Z kuşağına göre milliyetçilik, homojenlik değil, birlikte yaşama iradesi demek. Birinin Türk olması için namaz kılması gerekmiyor; bu topraklarda eşit yaşama hakkına inanması yeterli. Bu yeni dilin içinde hem vatan sevgisi var, hem eleştiri. Hem bağlılık var, hem sorgulama.

Çünkü bu kuşak artık “devlet ne derse o doğrudur” demiyor. Bilakis, “devlet yanlış yaparsa karşısında durmak da bir vatan görevidir” diyebiliyor. Seküler milliyetçilik, klasik milliyetçiliğin sınırlarına sığmıyor. Bu yeni milliyetçilik, döviz kurunu da tartışır, kadın cinayetlerini de… Bir yandan memleketi için kaygılanır, diğer yandan onun için mücadele eder. İnancı bireysel bırakır, devleti herkese eşit mesafede görmek ister.

Ve belki de ilk defa bu ülkede, milliyetçilik bu kadar çok sesi bir arada taşıyabilir hale geliyor.

Z Kuşağına Kimlik Dar Geliyor

Z kuşağı, kendinden önceki tüm kuşaklardan çok daha fazla bilgiye, görüşe, yaşama biçimine maruz kaldı. İnternetle büyüdüler, her şeyin hem savunucusunu hem muhalifini aynı anda gördüler. Ve sonunda şunu fark ettiler: Kimlik, bazen sadece bir etiket. Ve bu etiketler artık dar, sıkıcı, anlamsız.

Bu yüzden klasik kutuplar artık onlar için geçerli değil. Ne sadece dindar, ne sadece seküler. Ne sadece sağcı, ne sadece solcu. Ne sadece Türk, ne sadece Kürt, ne sadece kadın, erkek, LGBT+…

“Ben neyim?” sorusu yerini çoktan “Ben ne istiyorum, nasıl yaşamak istiyorum?” sorusuna bıraktı. Çünkü bu kuşak için kimlik bir aidiyet değil, bir tercihler bütünü. Değişebilir, gelişebilir, karışabilir bir şey. Bir gün feminist yürüyüşte yer alıp ertesi gün ailesiyle bayram namazına gidebiliyorlar. Hem Atatürkçü olup hem meditasyon yapabiliyorlar. Hem milliyetçi olup hem çevreci olabiliyorlar. Ve hiçbirini çelişki olarak görmüyorlar.

Bu durum eski kuşakların gözünde “tutarsızlık” gibi algılansa da, aslında bu bir özgürlük biçimi. Z kuşağı kimliğe değil, bireye odaklanıyor. Etiketlere değil, niyete, davranışa, fikre bakıyor. “Sen kimsin?” yerine, “Sen ne yapıyorsun?” sorusunu soruyor. Bu da onları hem daha esnek, hem daha kapsayıcı, hem de daha dirençli kılıyor.

Çünkü kimlik savaşları içinde boğulmak yerine, o savaşların dışında kendine bir alan açıyorlar. Ve belki de bu ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu şey bu. Kalıpları kıran, kimlikleri aşan, barış içinde birlikte yaşamayı önemseyen bireyler. Z kuşağı, kendi yolunu çiziyor. Bu yol; biraz seküler, biraz dindar, biraz milliyetçi, biraz evrensel. Ama en çok da: kendi seçimi.


Yorumlar

Yorum bırakın