
Kalabalık bir arkadaş grubunun ortasında, kahkahalar havada uçuşurken bile o garip boşluk hissinin gelip göğsünün ortasına oturduğu oluyor mu? Ya da cuma akşamını evde tek başına geçireceğini öğrendiğinde içini hafif bir “terk edilmişlik” korkusu kaplıyor mu? Eğer cevabın evetse, yalnız değilsin ama muhtemelen çok önemli bir ayrımı kaçırıyorsun: Yalnızlık ve tek başınalık arasındaki o devasa farkı.
Çoğumuz bu iki kavramı aynı sepete koyuyoruz. Sanki yanında birisi yoksa mutsuz olman gerekiyormuş gibi bir toplumsal baskı var üzerimizde. Oysa yalnızlık (loneliness) bir eksiklik duygusudur, bir cezadır; birinin seni tamamlamasını bekleme halidir. Tek başınalık (solitude) ise tam tersine bir ödüldür. Kendini seçmektir. Kendi varlığından, düşüncelerinden ve sessizliğinden keyif alabilme sanatıdır.
Peki, neden tek başına kalmaktan bu kadar çok korkuyoruz? Aslında korktuğumuz şey boş oda değil, o odanın içindeki sessizlikte yankılanan kendi zihnimiz. Televizyonu açmadığımızda, telefonu kaydırmayı bıraktığımızda o susturduğumuz korkular, hayaller ve “ben ne yapıyorum bu hayatta?” soruları bağırmaya başlıyor. İşte tam bu noktada kaçmak yerine o koltuğa oturup o sesi dinlemeye başladığında gelişim başlıyor. Kendi başına vakit geçirmek, aslında kendine format atmak gibi bir şey. Başkalarının beklentileri, onaylanma ihtiyacı ya da sosyal medyanın o gürültülü hızı aradan çekildiğinde; gerçekte kim olduğun ortaya çıkıyor.
Düşünsene, en yaratıcı fikirlerin ne zaman geliyor? Genelde duşta, yalnız bir yürüyüşte ya da tam uyumadan önceki o sessiz anlarda değil mi? Çünkü beyin, ancak dışarıdaki gürültü kesildiğinde kendi içindeki bağlantıları kurmaya başlıyor. Tek başınalık, insanın yaratıcılık motorunu ateşleyen en saf yakıttır. Kendinle kaliteli vakit geçirmeyi öğrendiğinde, başkalarıyla olan ilişkilerin de değişiyor. Artık birilerine muhtaç olduğun için değil, onları gerçekten istediğin için hayatına alıyorsun. Kendi içindeki o boşluğu başkasıyla doldurmaya çalışmadığında, çok daha özgür ve özgüvenli birine dönüşüyorsun.
Bu hafta kendine bir şans ver. Telefonunu uçak moduna al, bir kahve demle ya da sadece dışarı çıkıp hiç bilmediğin bir sokakta tek başına yürü. İlk birkaç dakika garip hissedebilirsin, sanki bir şeyler eksikmiş gibi… Ama o huzuru bir kez tattığında, tek başınalığın bir eksiklik değil, aslında muazzam bir bütünlük olduğunu fark edeceksin. Unutma; kendisiyle sıkılmadan vakit geçirebilen birini kimse alt edemez.

Yorum bırakın