
Bazen bir dizi sahnesi, bazen bir şarkı, bazen de sokakta karşılaşılan bir koku yıllardır unutulduğunu sandığımız anıları bir anda gün yüzüne çıkarır. O an şaşkınlıkla “ne alaka şimdi” deriz. Ama aslında bilinçaltı yıllardır sakladığı gerçekleri bizim önümüze koyar. Yaşanmışlıkların üzerine çekilmiş perde kalkar. Ve ilk kez kendi hikâyemize dışarıdan bakma cesaretiyle karşılaşırız. Kaçarken güçlü hissettiğimiz şey, yüzleşince bedende tuhaf bir titreşim, içte bir şok etkisi bırakır. Bu tuhaf his aslında iyileşmenin başladığının işaretidir.
Çocukluğun Karanlık Odaları
Çocukluk bazen masumiyet değil, mücadele demektir. Sevgi yerine bağırışların, şefkat yerine reddedilmenin ağırlığıyla geçen yıllar, insanın en derininde iz bırakır. Bir gün sevilen, ertesi gün istenmeyen olursun. Bazen sofrada bir tokat, bazen de karanlık bir odada yalnız bırakılmak.
Ama asıl iz bırakan, sadece o anların acısı değildir. Çocuğun zihninde güven duygusu kırılır. Çünkü çocuk için anne ve baba dünyadaki en temel sığınaktır. Baba figürü yanında durmadığında, anne figürü şefkat göstermediğinde, çocuk sadece yalnız kalmaz; aynı zamanda “ben değerli değilim” inancı zihnine kazınır. Evde kendini güvende hissedemeyen bir çocuk için dünya da güvensiz bir yer haline gelir.
Artık oyun bile güvenle oynanmaz, yemek bile huzurla yenmez. Çocuk sorar ama cevap bulamaz. Sevilmek ister ama sevgiyi koşullu görür. Kaçar ama nereye gideceğini bilemez. İşte tam da bu yüzden çocuk, hayatta kalmak için başka yollar aramaya başlar. Güvenini kaybettiği aile yerine, sokakta, arkadaş çevresinde ya da çok erken yaşta ilişkilerde teselli bulmaya çalışır. Ama hiçbir şey anne-babanın eksik bıraktığı güveni tam olarak yerine koymaz.
Bu yüzden okul bile bir sığınak olmaktan çok kaosun devamıdır. Kavgalara karışılır, sigara erken yaşta başlar, arkadaşlıklar nefes alınacak tek alan gibi görülür. Zeki olsan da dikkatin dağılıp başarının yerini başka arayışlar alır. Çünkü çocuk için hayatta kalmak, derslerden daha acil bir meseleye dönüşür.
Yıllar geçtikçe bu kaçışın farklı kılıklara büründüğünü fark edersin. Arkadaş çevresine sarılırsın, kavgalara atılırsın, birilerine aşık olursun. Ama aslında hepsi tek bir şeyin arayışıdır. Değer görmek, ait hissetmek, sevilmek. Kaçış gibi görünen her yol aslında içten içe bir arayıştır.
Ne var ki geçmişteki döngü kendini tekrar eder. Hep başka birine tercih edilirsin. Hep ikinci plana atılırsın. Bu sadece ilişkilerin meselesi değildir. Çocukken başlayan hikâye, büyüdüğünde de farklı yüzlerle karşına çıkar. Çünkü bilinçdışın tanıdık acıyı yeniden yaratır.
Yaşarken kolaydır aslında. Çünkü düşünmeden devam edersin. Bastırır, görmezden gelir, bir şekilde günü tamamlarsın. Ama fark ettiğinde… İşte o anda her şey ağırlaşır. Fark etmek, geçmişin sana hâlâ dokunduğunu görmek demektir. Bu yüzden farkındalık bir armağan olduğu kadar bir sarsıntıdır da.
Beden bunu hemen hisseder. Tuhaf bir titreme, açıklayamadığın bir tedirginlik, içini saran bir şok. O an korkarsın çünkü gerçek artık inkâr edilemez hale gelmiştir. Fakat bilmelisin ki bu hisler bir tehlike değil, dönüşümün kapısıdır. Bu bir anda başka bir boyuta geçmek değil. Ama aynı dünyada başka bir bilinç seviyesine geçmek. Artık yaşadıkların sadece bir “hikâye” değil, üzerinde düşünebildiğin bir gerçek. Bu seni özgürleştiren bir şey. Çünkü hikâyenin kölesi olmaktan çıkıp, hikâyenin anlatıcısı oluyorsun.
Şimdi soru şu: “Ben bu farkındalıkla ne yapacağım” Kaçmaya devam etmek mi, yoksa geçmişi anlamlandırıp kendi yolumu çizmek mi?
Belki de hayat, kaçışlarla değil yüzleşmelerle şekilleniyor. Çünkü gerçeklerden kaçarken aslında hep kendimizden kaçıyoruz. Ama hikâyemize dönüp baktığımızda, en zor anların bile bizi bugünkü halimize getirdiğini görüyoruz. O zaman anlıyoruz ki aradığımız şey hep bizdeymiş. Şimdi sıra sende. Kendi hikâyenin neresindesin? Kaçıyor musun, yoksa arıyor musun?

Yorum bırakın