Bir insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri; sıradan bir gün gibi başlanılan bir günün içerisinde, hayatını tamamen değiştirecek bir an yaşamaktır. 

Belki geceden bir planın vardır. Sabah ne yapacağını az çok bilerek uyursun. Yarın şuraya gideceğim… Şunu halledeceğim… Sabah olur. Uyanırsın. Belki uyanır uyanmaz her şey değişir. Belki de önce aynaya bakar, yüzünü yıkar, saçını düzeltirsin. O an hiçbir şey fark etmezsin. Ama hayat çoktan bir yön değiştiriyordur. Sen hâlâ sıradan bir gün yaşadığını sanarken, kaderin arka planda yer değiştiriyordur. Sanki görünmeyen bir el, frekansı değiştirir gibi günün ayarını kurcalıyordur. Sanki hayat, sen plan yaparken köşede sinsice beklemiş ve “Şimdi!” deyip her şeyi devirmiştir.

Bu yüzden insanlar travmalarını tarif ederken hep “her şey çok normaldi” diye başlar ya… Çünkü en çok orası acıtır: hiçbir şey olmayacakmış gibi olan günün, aslında her şeyi silip süpürecek olması. Hayatın seni en savunmasız yakaladığı yer; her şeyin normal olduğu andır. Çünkü o zaman gardın düşüktür. Kalkanlarını indirmişsindir. Kalbin açıkta, aklın başka yerdedir. Ve o an gelir. Sessizce. Önceden haber vermeden.

Bazen bir telefon sesiyle, bazen hiç beklenmeyen bir mesajla, bazen de bir yüz ifadesiyle başlar her şeyin altüst olması. O an, sanki gerçeklik yarılır. Zaman eğilir. Zemin kayar. Boyut değiştirmiş gibi hissedersin. Az önce neredeydin? Şimdi neredesin? Bu ne? Ne yaşıyorum? Hayır… Bu gerçek olamaz. Her şey çok normaldi.

Şaşkınlık yapışır bedenine. Kalbin atmaz, titrer. Bir dakika… Şu anda ne oluyor? Bundan sonra ne olacak? Ne yapacağım? Ne yapmam gerekiyor? Bir anda her şeyin altı oyulur. Az önce ayak bastığın dünya artık yoktur. Planlar, hayaller, alışkanlıklar… Hepsi havada asılı kalır. Düşünemezsin bile. Çünkü artık başka bir andasındır. Daha önce hiç yaşamadığın bir acının tam ortasındasın. O kadar yabancı, o kadar gerçek…

Hayat sana ihanet etmiştir bir bakıma. Çünkü böylesi büyük acıların, böylesine gündelik detayların arasına sızması adil değildir. Ama olur. O sıradan gün, artık hatırlamak istemediğin bir güne dönüşür. Takvimde yerini hep bilir, tekrar geldiğinde yok saymaya çalışırsın. Ama zihnin izin vermez. Çünkü sen o gün başka biri oldun. O gün bir şey koptu içinden. O gün bir parça eksildi. Ve o günden sonra, hiçbir sabah tam aynı şekilde uyanmadın.

Her şeyin çok sıradan başlamış olması, yaşananı daha da acı hale getirir. Çünkü hayat seni kandırmış gibi gelir. Sanki öncesinde bir uyarı olsaydı hazırlanırdın. Ama olmadı. Ve artık neyi nasıl toplayacağını bilemezsin. O günden sonra aynı şarkılar seni başka yerinden vurur. Aynı yolda yürümek bile daha zordur. Ne bildiğini sandıkların aynıdır, ne de kendine baktığın gözlerin. Yüzün aynı kalır, ama içinde bir şey hep eksik kalır.

Çünkü sen artık başka birinin hikâyesindesindir. Önceki seni kaybetmişsindir. Ve kimse bunun olduğunu anlamaz. Ama sen bilirsin. O an sadece şunu fark edersin: Hayatın tek bir cümleyle, tek bir hareketle, geri dönüşsüz biçimde değişti. Ve o anı kimse senin kadar yaşamaz. Dışarıdan bakınca belki sadece bir haber, bir mesaj, bir veda gibi görünür. Ama senin içinde kıyamet olur.

Dün vardın. Bugün başka birisin. Yarın kim olacağını bilmiyorsun. O yüzden insanlar anlatırken “her şey çok normaldi” der. Çünkü o normalliğin içinden çıkan buhran, yıkımın en keskin versiyonudur.

O yüzden bazı sabahlar ürkütür. Bazı sabahlar korkutur. Çünkü insan, bir güne daha başlarken her şeyin bitebileceğini, bir anda hayatın yönünün değişebileceğini bir kez öğrendiyse… O bilinmezliği hep içinde taşır. Ne yazık ki seni öldürmeyen şeyin seni güçlendirmediği, sadece başka bir “sen”e dönüştürdüğü anlardır bunlar.