
Gece uykumda gördüğüm o sahne hâlâ gözümün önünde. İki tabut gördüm. Üst üste konulmuşlardı. Ve içlerinde ölüler vardı. Anlatırken bile tüylerim ürperiyor. Ama o an, rüyada hissettiğim şey korku değildi. Yoğun bir gömme isteğiydi. “Bu tabutları artık gömmeliyim” diyordum. Bir şeyler üzerimde kalmış, ruhumda taşıdığım yükler ölmüş ama hâlâ benimleymiş gibi hissediyordum. Ama bir eksiklik vardı. O gömme için gerekli olan şartlar hazır değildi. Bir şeyler tamamlanmamıştı. Ve rüyada birinden yardım istiyordum: “Lütfen, bana yardım et. Bunları artık gömmeliyim…”
Bu rüya beni sadece sarsmadı. Beni bir yüzleşmeye sürükledi. Kendimle, hislerimle, bastırdıklarımla… Çünkü o tabutlarda yatanlar sadece ölüler değil, benim içimde susturduğum parçalarımdı. Bu rüyada çok anlam aradım. Sadece sembol değil, net bir mesaj vardı sanki. Ve ben o mesajı bulmadan geçmek istemedim. O yüzden durdum. İçime döndüm. Ve sonunda kendimle baş başa kaldım. O gün kendime küçük bir alan açtım. Bir mum yaktım. Ne yapacağımı bilmiyordum ama içimde net bir şey vardı: Artık taşımayacağım. Ve işte o anda içimden cümleler dökülmeye başladı. Her bir kelime içimdeki susturulmuş duyguların sesi gibiydi. O tabutlar, geçmişin bana bıraktığı tortulardı. İnsanların bana yaşattıkları, benmiş gibi taşıdığım şeylerdi. Ve artık gömmek istiyordum. Gerçek anlamda bir bitiş. Rüyada yapamadığımı, gerçekte yapmaya başladım.
O tabutları zihnimde toprağa koyduğum an, içimde boşalan bir alan hissettim. Ve o boşluk… korkutucu değil, özgürleştiriciydi. Oraya artık yeni şeyler gelsin istiyorum. Güzel, temiz, hak ettiğim şeyler. Enerjimi artık eski hikâyelere, eski manipülasyonlara, eski benliğime vermeyeceğim. Zihnimi sürekli geçmişte gezdirmek, kötü enerjiler içinde kaybolmak istemiyorum. Bunun yerine: şükretmeye, hayatımda hâlâ benimle kalanlara odaklanmaya, her yeni günde kendime küçük de olsa iyi bir şey sunmaya niyet ediyorum.
Rüyamın bana verdiği en büyük mesaj şuydu: “İçinden çıkmayanı göm ki, yeniler doğabilsin.” O tabutlar artık benim üzerimde taşımak zorunda olmadığım yükler. Ben, yaşadıklarımın ardından ilk kez kendime tam olarak dürüst oldum. Ve bu dürüstlükle gelen hafiflik, hiçbir “güçlü durma çabası”nın veremediği bir rahatlık verdi.
Güçlü durmak önemlidir. Bu blogda hep bundan bahsettim. Ama zamanla şunu fark ettim: Sadece güçlü görünmek değil, güçlü hissetmek gerekir. Ve o his, başkalarına karşı durmaktan değil; kendinle dürüstçe yüzleşmekten doğar. Gerçek yüzleşme demek; sadece ne yaşadığını değil, ondan nasıl etkilendiğini kabul etmek demektir. Dışarıdan sakin, kontrol sahibi, dimdik görünmek kolaydır. Ama içeride fırtına varken sessiz kalmak, iyileşme değil, ertelemedir. Ve zamanla o bastırılan duygular, seni yavaşça içten yorar.
Bu blog sadece başkalarına değil, en çok da kendime tuttuğum bir aynaya dönüştü. Her yazıyla biraz daha hafifledim, biraz daha sadeleştim, biraz daha kendime döndüm. Eğer şu an sen de bir şeyleri bastırıyor, güçlü görünmeye çalışıyor ama içten içe yorgun hissediyorsan… Kendine şu soruyu sorabilirsin: “Ben şu an neyi taşıyorum ve gerçekten taşımak zorunda mıyım?” Bazı yükler bizim değil, bize giydirilen roller. Bazı duyguların tek çözümü onları bastırmak değil, içinden geçip bırakmak.

Yorum bırakın